Bir zamanlar...
Her evin bir duvarının olmazsa olmazıydı takvimler.
Minarelerden yükselen ezanlardan sonra günde 5 defa namaz vakitlerini takip etmenin ilk ve tek adresiydi takvimler. Sahur ve iftar vakitlerinde kalan dakikaları hesap etmek için tüm aile fertlerinin uğrak noktasıydı evlerin takvim köşeleri.
Takvimler sadece namaz vakitlerinden ibaret değildi. Kız ve erkek çocukları için uyumlu isimleri ilk takvimler düşürdü bizim aklımıza. Kim bilir belki de isimlerin anlamına merakımız, isimler arası kafiye uyumları takvim okumalarıyla başlamıştı hayatımızda.
Günden geçmişe uzanıp tarihte bugün ne olmuş takvimlerden öğrenirdik evvela.
Arkalarında kimi zaman bir dua, kimi zaman bir kıssa, kimi zaman kısa bir sohbet, kimi zaman eğlendirici bir fıkra...
"Acaba bugün takvimin arkasında ne var?" heyecanı yaşardı çocuklar, tatil sabahlarında.
Günü bitirirken hiç aksatılmayan bir rutindi o takvim yaprağını koparmak.
Koparılan o takvim yaprağı alelade bir kağıt değildir, üzerinde ayetler, hadisler vardır. Bu sebepten el üstündedir koparılsa bile. Küçüğü de büyüğü de atmazdı onu yerlere.
Biriktirilirdi bir köşede takvim yaprakları. Koparıldıkça, koparılıp okundukça... Birikir... Birikir... Birikirdi de en nihayet kışın en soğuk demlerinde tüm koparılan yapraklar odanın tek ısı kaynağı sobanın ateşinde yakılırdı bir bir. Sobayı yakmalarına değil belki ama takvim yapraklarını yanan sobaya atmalarına izin verilirdi çocukların.
Sahi atılan yaprakların alevler içerisinde yanışını izlerken takvimin üstündeki gün yaşanılanlar kaç kişinin aklına gelirdi? O günü düşünüp yeniden mutlu ya da hüzünlü olur muydu insanlar?! Bilselerdi bir gün takvimlerin de hayatlarından sessiz sedasız çıkıp gideceklerini izlerler miydi öyle sadece yoksa hepsine ayrı ayrı veda mı ederlerdi?
Aralık olunca üstte biriken koparılmış takvim yapraklarından arta kalan kısımlarla geçen kocaaa bir yıla hayret ederken Ocak için hazırlanmış yeni takvimler girmeye başlardı evlere...
Bir tarafta duvarda bitmesine günler kalan eski takvim, bir tarafta masada duvara asılmayı bekleyen yeni takvim. Ve 1 Ocak günü... Eski takvimin biten tüm yapraklarını bir yıl boyunca misafir eden karton çıkarılır hüzünle, yerine yenisi asılır sevinçle.
İki zıt duygu aynı anda nasıl sığar bir kalbe? Hayret ki ne hayret!
Ama hayatın özeti zaten bu değil miydi?
Biten bir şey için üzülürken, başlayan başka bir şeye sevinmek. Sevinçle hüznü aynı anda kucaklayabilmek.
Belki de bu yüzden fark etmedik bile takvimlerin hayatlarımızdan usulca gidişini. Yerine gelen dijital telefonlardaki namaz vakitlerini, önemli günleri hatırlatan uygulamalara sevinmekle meşgulken.

Şimdilerde kıyıda köşede de kalsa "Bir zamanlar biz her yerdeydik" diyen bir takvim yaprağı çıktı bugün karşıma. Ahde vefa gerek diyerek aldım kalemi elime yıllar sonra, ne tevafuk ki yine bir kasım ayında.
Bir takvim yaprağı daha düştü artık ömrümüzün. Yarın yeni bir yaprağa daha uyanacak bu evdekiler. Yapraksız bir gün daha doğacak bizler için de.
Takvim yaprakları olsa da olmasa da, hayırla gelsin yeni gün hepimize.
MERVE UYANIK YENER






