Dostlarına çok düşkün bir ihtiyarın günlüğünden;
İki kişiydik biz hayatın
kendisiyle tanışma şerefine erdikten sonra. İlk olarak gurbet elde aynı yeri
mesken edinmekle başladı bu beraberlik. Sonrasında aynı okul, aynı sıralar,
aynı arkadaşlar… Belki de çoğu zaman aynı düşünceler…
Severdik
daima birbirimizle vakit geçirmeyi. Kimi zaman önemli bir mevzu idi
konuşmalarımızı şekillendiren, kimi zaman saçmalık yarışması, kimi zaman hüznü
teselliydi; akan gözyaşlarına uzatılan mendildeki sükunet, kimi zaman
gözlerdeki mutluluğun dudaklardaki yansıması; küçük bir tebessüm, kimi zaman da
müzik dinlerken bürünülen; manalı bir sessizlik… Yine de her zaman güzeldi
birlikte vakit geçirmek.
Küçük
kaçamaklar yaparken bile yine beraberdik, ikimizdik genelde. Kimi zaman
paramızı denkleştirmeye çalıştığımız bir lokanta kapısında, kimi zaman sessiz,
sakin mekan arayışları içerisinde bir kafede, kimi zaman insanlardan,
sıkıntılardan, dertlerden uzaklaşmak amacıyla kalede, kimi zaman da tefekkür
niyetine tepedeki bir tarafı uçurum bir tarafı toprak altında yatan insanlardan
müteşekkil bir mezarlık…
Ayrı
şehirlerde, ayrı mekanlarda olduğumuz anlar olsa da, farklı yerleri mesken
edinerek devam etsek de hayatımıza yine beraberdik olayları, kişileri yeni
baştan yaşarcasına anlatırken. Öyle ki olayı görmesek de yaşamasak da o an
yaşamış kadar bilirdik.
İki
kişiydik biz. İki samimi kalp. İki gurbet yolcusu. Yaşarken bile iki kişilik
yaşardık. Birimizin canı bir şey istese diğerine de alırdı, alamadıysa eğer
paylaşırdı gerçek iki kardeş misali. Kardeştik aslında biz. Zamanla aynı zevki,
aynı duyguyu, aynı düşünceyi, hatta aynı sözleri paylaşan iki kardeş.
Hata
yapıp bataklığa saplansam, kızarak değil şefkatle tutardı elimden ta ki o
bataklıktan çıkana kadar. Küçüktüm ne de olsa ondan. Göremiyordum bazen bir
adım ötesini. O vakit yolumu bulup aydınlanmam için paylaşırdı bilgi ışığını
benimle.
Çok
çok uzun yıllar geçmiştir artık ömrümüzden. Bir ayağı çukurda ihtiyarlardık
şimdi. Yüz yüze görüşüp hasret gidermeyeli hayli zaman olmuştu. Bu ayrılığa bir
nebze olsun son vermek, bir iki saatliğine de olsa eski anıları eski mekanlarda
yâd etmek istemiştik.
Geliriz
tekrar dostluk tohumlarını ektiğimiz o tarihi şehre. Gözyaşı doludur yıllardan
sonraki bu ilk kucaklaşma. Sonra yürümeye başlarız sık sık gitmekten
ezberlediğimiz o yolları. Neden sonra mekanlardan en çok sevileni ararız biraz
soluklanmak için. Lakin hepsi birbirinden güzeldir. Hepsinin merkezinde,
meydanda, oturmaya karar veririz. Saatler hızla ilerlemektedir, az gelmektedir
dakikalar, yelkovan maratona girmiş bir yarışçı gibidir. Kimi hatıralar gözyaşı
döktürürken kimisi önce bir parça sevinç, sonra “Hey gidi gençlik!” ve ardından
hüzün belirtisi bir damla gözyaşı. Kim bilir belki de garip geliyordur
insanlara bir gülüp bir ağlayan bu iki yaşlının hali. Belki de benim
gençliğimde iki yaşlı gördüğümde duyduğum hisle bize bakıp hüzünlenenler de
vardı içlerinde.
Yağmur
bastırır aniden. Elimde eski bir şemsiye… Uzatıyorum ona. Çünkü ben şemsiye
tutamam ki hiç. Kalkıyoruz yerimizden iki ihtiyar. Sağnak yağmurda, bir şemsiye
altında iki beli bükük insan adımlıyorlar eski anılar diyarı sokakları…
Karar
vermiştik her yıl aynı gün orda buluşmaya. Ve insanlar birkaç yıl daha görürler
orada bu iki ihtiyarı. Alışmışlardır artık onlarda, gençliğimizde
arkadaşlarımızın alıştığı gibi ikimizi bir arada görmeye. Eğer bir gün yalnız
kalırsa ikimizden biri, o an bilin ki diğerimiz bir daha gelmeyecektir. Artık o,
veda etmiştir dünyaya. Çünkü biz iki kişiydik…
Kalem diğer dosttadır artık. Ve devam eder
arkadaşının kaldığı yerden anlatmaya;
Bu sene gittim. Bekledim…
Bekledim… Ama ne gelen vardı ne giden. Acıkmıştım. Bir simit aldım. Tekrar
beklemeye koyuldum seni. Alışkanlık bu ya simidin yarısını yedim diğer yarısına dokunamadım, gelince
yersin diye. Yağmur da randevuya gelmişti. Ama sen hala gelmemiştin. Şemsiye de getirmemiştim ki. Çünkü böyleydi
aramızdaki sözsüz anlaşma. Sen getirirdin ben tutardım…
Nedenini bilemediğim hüzün kapladı birden içimi. Neden
sonra bana doğru yaklaşan bir çocuk gördüm. Elinde… Elinde eski bir şemsiye… Senin şemsiyendi bu. Yıllarca beraber
altında yağmurdan
korunduğumuz şemsiyen. Gözleri yaşlıydı çocuğun… Elinde bir defterle uzattı şemsiyeyi bana. “Gelemedi” dedi
güçlükle. “Artık gelemeyecek” diye ilave etti koşar adım hıçkırıklar içinde
uzaklaşırken.
Kalakalmıştım
öylece. Bir elimde sana ayırdığım simit diğerinde şemsiye. Bir müddet öylece
durduktan sonra aklıma defteri okumak geldi. İçini açtım ilk sayfada bir
mektup.
“Kadim
Dostum;
Çok
beklettim mi seni yine? Ama bu sefer kızma bana. Geç de olsa gelirdim sonunda
hep. Ama bu sefer, bu sefer diğerlerine benzemiyor.
Sahi,
çok ıslanmamışsındır umarım. Çünkü biliyorum ben getirirdim hep şemsiyeyi. Ama
bir daha getiremeyeceğim. O yüzden şemsiyeyi sana gönderiyorum.
Artık
bekleme beni, çünkü son vuslat ahirete kaldı. Bundan sonra beni bekleme, çünkü
ölüm kuralları değiştirdi, bu sefer ben seni bekleyeceğim.
Her
şey için çok minnettarım…
Hakkını
helal et benim vefa dolu sırdaşım!”
Mektup bitmişti… Yer yer ıslanmıştı defterin sayfaları. Belli ki
gözyaşlarıydı
bunlar. Ben hala ağlıyordum. Etrafta ise kimseler kalmamıştı. Yağmur daha da şiddetlenmişti. Yerimden kalktım bir elimde şemsiye ve simit poşeti diğerinde defter yavaş yavaş yürümeye başladım.
Şehir ayrı bir hüzünlüydü. Anılar
boğazımda
hıçkırık oldu birikti. Ve bu sefer ben yağmurla beraber ağlayarak devam ediyorum yoluma.
Bir şemsiye
altında yalnız başıma. O günden beri son vuslat anını bekliyorum özlemle…
***
Öyleki kağıdı ıslatan iki ayrı gözden iki
damla yaş vardı.
Ağlarken yazılan son cümleler, ağlarken okundu kadim dostta.
Ve şehir ağlıyordu bu ayrılığa.
Koca kadim bir şehirde kadim bir dost tek başına…
Merve
UYANIK