11 Ağustos 2014 Pazartesi

BİR HAYALİ YAŞAMAK


        Sahi sen hiç hayalini yaşadığını hayal ettin mi düşlerinde?
Zihninde tasarladın mı hikâyesini hayalin?
Rüyalarında hayalinin hikâyesini yaşarken görmeye başladın mı kendini?
En önemlisi inandın mı bir hayalin gerçek olabilme ihtimaline?
***
Hayal deyip de geçmemek gerek, azizim.
Gerçeğe umut olması gereken hayal, gerçekle kıyaslandığından beri yitirdi anlamını. Gerçekler dünyasına müptela oldukça insan unuttu hayalin ehemmiyetini. Hayal sonsuz… Hayal uçsuz… Hayal, gerçekleşmesi imkansız olandı.
Gerçeğin sınırlı nazarına hapsedilmekteydi hayalin cömertliği. Oysa senaryosunu geniş ve esnek tutup zuhurata tabi olurcasına her duruma uygun geliştirebilen bir hikâyeydi, hayal. Evet, hayalin sınırı yoktu. Ama gerçekleşmesi özlenen, hasretle beklenene sınır konulur muydu?
Hayal ile gerçek arasında uzlaşmanın olması için; gerçeği hayalin dünyasına değil, hayali gerçeğin dünyasına uyarlamalı insan. Hayalin bire bir gerçekleşmesini beklemek yerine gerçekleşen duruma uygun geliştirmeli mevcut hayali. Ayrıntılara takılıp kalmak yerine yeni mekanlar, yeni yöntemler… deneyerek “Hayaldi, gerçek oldu” demenin hazzına varmalı. Hayalden vazgeçmek yerine ana temaya sadık kalarak bu hikâyeyi gerçekleştirmektir insana mutluluk veren.
***
Hayaller nasıl gerçek olabilirmiş, bildin mi azizim?
Bir hayali yaşamaktı bizim vuslatımız.
Hikâyesindeki esnekliklerine, halisane temennilerine binaen teması gerçekleşen bir hayaldir, Kadim Dost.

MERVE UYANIK

3 Ağustos 2014 Pazar

KADİM DOSTUM


       Dostlarına çok düşkün bir ihtiyarın günlüğünden;


İki kişiydik biz hayatın kendisiyle tanışma şerefine erdikten sonra. İlk olarak gurbet elde aynı yeri mesken edinmekle başladı bu beraberlik. Sonrasında aynı okul, aynı sıralar, aynı arkadaşlar… Belki de çoğu zaman aynı düşünceler…

Severdik daima birbirimizle vakit geçirmeyi. Kimi zaman önemli bir mevzu idi konuşmalarımızı şekillendiren, kimi zaman saçmalık yarışması, kimi zaman hüznü teselliydi; akan gözyaşlarına uzatılan mendildeki sükunet, kimi zaman gözlerdeki mutluluğun dudaklardaki yansıması; küçük bir tebessüm, kimi zaman da müzik dinlerken bürünülen; manalı bir sessizlik… Yine de her zaman güzeldi birlikte vakit geçirmek.

Küçük kaçamaklar yaparken bile yine beraberdik, ikimizdik genelde. Kimi zaman paramızı denkleştirmeye çalıştığımız bir lokanta kapısında, kimi zaman sessiz, sakin mekan arayışları içerisinde bir kafede, kimi zaman insanlardan, sıkıntılardan, dertlerden uzaklaşmak amacıyla kalede, kimi zaman da tefekkür niyetine tepedeki bir tarafı uçurum bir tarafı toprak altında yatan insanlardan müteşekkil bir mezarlık…

Ayrı şehirlerde, ayrı mekanlarda olduğumuz anlar olsa da, farklı yerleri mesken edinerek devam etsek de hayatımıza yine beraberdik olayları, kişileri yeni baştan yaşarcasına anlatırken. Öyle ki olayı görmesek de yaşamasak da o an yaşamış kadar bilirdik.

İki kişiydik biz. İki samimi kalp. İki gurbet yolcusu. Yaşarken bile iki kişilik yaşardık. Birimizin canı bir şey istese diğerine de alırdı, alamadıysa eğer paylaşırdı gerçek iki kardeş misali. Kardeştik aslında biz. Zamanla aynı zevki, aynı duyguyu, aynı düşünceyi, hatta aynı sözleri paylaşan iki kardeş.

Hata yapıp bataklığa saplansam, kızarak değil şefkatle tutardı elimden ta ki o bataklıktan çıkana kadar. Küçüktüm ne de olsa ondan. Göremiyordum bazen bir adım ötesini. O vakit yolumu bulup aydınlanmam için paylaşırdı bilgi ışığını benimle.

Çok çok uzun yıllar geçmiştir artık ömrümüzden. Bir ayağı çukurda ihtiyarlardık şimdi. Yüz yüze görüşüp hasret gidermeyeli hayli zaman olmuştu. Bu ayrılığa bir nebze olsun son vermek, bir iki saatliğine de olsa eski anıları eski mekanlarda yâd etmek istemiştik.

Geliriz tekrar dostluk tohumlarını ektiğimiz o tarihi şehre. Gözyaşı doludur yıllardan sonraki bu ilk kucaklaşma. Sonra yürümeye başlarız sık sık gitmekten ezberlediğimiz o yolları. Neden sonra mekanlardan en çok sevileni ararız biraz soluklanmak için. Lakin hepsi birbirinden güzeldir. Hepsinin merkezinde, meydanda, oturmaya karar veririz. Saatler hızla ilerlemektedir, az gelmektedir dakikalar, yelkovan maratona girmiş bir yarışçı gibidir. Kimi hatıralar gözyaşı döktürürken kimisi önce bir parça sevinç, sonra “Hey gidi gençlik!” ve ardından hüzün belirtisi bir damla gözyaşı. Kim bilir belki de garip geliyordur insanlara bir gülüp bir ağlayan bu iki yaşlının hali. Belki de benim gençliğimde iki yaşlı gördüğümde duyduğum hisle bize bakıp hüzünlenenler de vardı içlerinde.

Yağmur bastırır aniden. Elimde eski bir şemsiye… Uzatıyorum ona. Çünkü ben şemsiye tutamam ki hiç. Kalkıyoruz yerimizden iki ihtiyar. Sağnak yağmurda, bir şemsiye altında iki beli bükük insan adımlıyorlar eski anılar diyarı sokakları…

Karar vermiştik her yıl aynı gün orda buluşmaya. Ve insanlar birkaç yıl daha görürler orada bu iki ihtiyarı. Alışmışlardır artık onlarda, gençliğimizde arkadaşlarımızın alıştığı gibi ikimizi bir arada görmeye. Eğer bir gün yalnız kalırsa ikimizden biri, o an bilin ki diğerimiz bir daha gelmeyecektir. Artık o, veda etmiştir dünyaya. Çünkü biz iki kişiydik…

      Kalem diğer dosttadır artık. Ve devam eder arkadaşının kaldığı yerden anlatmaya;


Bu sene gittim. Bekledim… Bekledim… Ama ne gelen vardı ne giden. Acıkmıştım. Bir simit aldım. Tekrar beklemeye koyuldum seni. Alışkanlık bu ya simidin yarısını yedim diğer yarısına dokunamadım, gelince yersin diye. Yağmur da randevuya gelmişti. Ama sen hala gelmemiştin. Şemsiye de getirmemiştim ki. Çünkü böyleydi aramızdaki sözsüz anlaşma. Sen getirirdin ben tutardım…

Nedenini bilemediğim hüzün kapladı birden içimi. Neden sonra bana doğru yaklaşan bir çocuk gördüm. Elinde… Elinde eski bir şemsiye… Senin şemsiyendi bu. Yıllarca beraber altında yağmurdan korunduğumuz şemsiyen. Gözleri yaşlıydı çocuğun… Elinde bir defterle uzattı şemsiyeyi bana. “Gelemedi” dedi güçlükle. “Artık gelemeyecek” diye ilave etti koşar adım hıçkırıklar içinde uzaklaşırken. Kalakalmıştım öylece. Bir elimde sana ayırdığım simit diğerinde şemsiye. Bir müddet öylece durduktan sonra aklıma defteri okumak geldi. İçini açtım ilk sayfada bir mektup.


“Kadim Dostum;

Çok beklettim mi seni yine? Ama bu sefer kızma bana. Geç de olsa gelirdim sonunda hep. Ama bu sefer, bu sefer diğerlerine benzemiyor.

Sahi, çok ıslanmamışsındır umarım. Çünkü biliyorum ben getirirdim hep şemsiyeyi. Ama bir daha getiremeyeceğim. O yüzden şemsiyeyi sana gönderiyorum.

Artık bekleme beni, çünkü son vuslat ahirete kaldı. Bundan sonra beni bekleme, çünkü ölüm kuralları değiştirdi, bu sefer ben seni bekleyeceğim.

Her şey için çok minnettarım…

Hakkını helal et benim vefa dolu sırdaşım!”


Mektup bitmişti… Yer yer ıslanmıştı defterin sayfaları. Belli ki gözyaşlarıydı bunlar. Ben hala ağlıyordum. Etrafta ise kimseler kalmamıştı. Yağmur daha da şiddetlenmişti. Yerimden kalktım bir elimde şemsiye ve simit poşeti diğerinde defter yavaş yavaş yürümeye başladım.

Şehir ayrı bir hüzünlüydü. Anılar boğazımda hıçkırık oldu birikti. Ve bu sefer ben yağmurla beraber ağlayarak devam ediyorum yoluma. Bir şemsiye altında yalnız başıma. O günden beri son vuslat anını bekliyorum özlemle…

***

Öyleki kağıdı ıslatan iki ayrı gözden iki damla yaş vardı.

Ağlarken yazılan son cümleler, ağlarken okundu kadim dostta.

Ve şehir ağlıyordu bu ayrılığa.

Koca kadim bir şehirde kadim bir dost tek başına… 


Merve UYANIK