Gün ikindiye devrilirken, ömrünün yaşam güneşi batmaya
yüz tutmuş iki ihtiyarın, kesişir yolları bir sokak ortasında. Beli büküktür
birinin. Bir bastondan yardım talep eder her bir adımı için. Derisi büyük
gelmektedir bedenine, ellerindeki kırışıklarla ele verir kendini. Diğerinin
durumu biraz daha iyicedir. En azından adımları için ayaklarından gayrısının
desteğine ihtiyacı yoktur henüz.
Efendiliğinden
taviz vermemiştir ikisi de… Sırtlarında soğuk demeden, sıcak umursamadan çıkarmadıkları
tahmin edilen bir ceket… Başlarında eskilerden kalma alışkanlıkları olan kasketleri…
Kasketlere rağmen gizlenemeyen ağarmış saçlar, kaşlarla aynı ahenk içindedir… Siyahı
nadir, beyazı umuma hâkim.
Ne
derece mühimdir, gidilen her yerde tanıdık bir sima görmek… Değerini en çok da yaşın
kemale erdiği noktada anlar insan. Ayakta durabilecek gücü kendinde bulduğu
müddetçe dışarı çıkmak ister her ihtiyar. Bir dost selamı, bir genç saygısı,
bir çocuk sevgisi temennisindedir; yaş ilerledikçe kırılganlaşan bu gönül
sahipleri.
İşte…
Tanıdık bir sima görmüştü eli bastonlu adam da. Dudaklarından ziyade gözlerinde
daha belirgindi tebessümü. Gözlerindeki kıvılcımdan sezilen o ki bir dosttu
görülen. Bir gence göre iki adımlık mesafeydi belki araları. Lakin ihtiyar
bedenleri bu kadarına müsaade etmiyordu. Durağanlaşan hayatları gibi durulmuştu
hareketleri de. Kim bilir birkaç sene öncesinde bir solukta birbirine kavuşan
bu iki insan, şimdi her adımda bir soluklanacak halde birbirlerine yaklaşmaktaydılar.
Değişen zamana tezat olarak değişmeyen tek şey, gözlerdeki samimiyet hissiydi.
Sanki yıllardır görülmemiş bir hatırlı gönle bakar gibiydi -belki de daha dün
karşılaşan- bu yorgun gözler.
Günlük
koşuşturmaya devam etmekteydi yanlarından geçip gidenler. Kimse kimseyi
umursamıyordu. Bir görselerdi bu ihtiyar gözlerde ne duyguların galeyana geldiğini
yine de umursamaz bir edayla geçip giderler miydi acaba?
İşte…
Yanlarından geçmekte olan bir genç daha. Onun da herkes gibi yetişmesi gereken
bir yer vardı mutlaka. Herkesin farklı bir yaşantısı vardı, herkesin dikkat
ettiği farklı noktalar mevcuttu. Bu gencin de dikkatini çeken ne sıradaki
dükkânın vitrini ne de esnafların müşterileriyle pazarlığıydı. Bir adım atmıştı
ki bastonuna sımsıkı sarılmış temkinli bir adım gayretinde olan ihtiyarın
gözlerine takılmıştı bakışları. İkinci bir adım daha attı gayr-i ihtiyari…
Hayat devam ediyordu… Adımlar da bir biri ardına atılıyordu fark etmeksizin.
Saymanın bir manası yoktu artık diğer adımları. Göreceğini o tek adımda görmüş,
ibret alması gereken konuşmayı dinlemişti o bir bakışlık mesafede… Anlatılanların
birebir kimsenin hayatıyla ilgisi yoktu belki. Üstelik ne anlatan anlattığından
haberdardı ne de dinleyen dinlediğinden. Ne ihtiyarın serüvenini öğrenmişti genç
ne de ihtiyarlar kendine bakan başka bir çift gözün daha varlığını bilmişti.
***
Kimseler
konuşmamıştı hakikatten başka. Yaşam gerçeğinden başka susmuştu her şey gencin
nazarında.
O bakışta
yaşamdı görülen. Doğum, hayat, ölüm iklimlerine tanık olacak her insanın ortak
yaşam serüveni. İhtiyar hayatın son demindeydi. Bir sonraki adımı meçhul
değildi, yaşlılık ahvalini tadıp tatmayacağı bile belli olmayan gencinki kadar.
O
bakışta ihtiyar için yaşanan, genç içinse yaşanan ve yaşanma ihtimali olan her
an gizliydi. Acısıyla, tatlısıyla, hüznüyle, sevinciyle, elemiyle, tebessümüyle…
Her şey...
Bir
çocukluk evresi; hayatın en tatlı dönemi diyebileceğimiz türden.
Bir
gençlik çağı; delikanlılığıyla, coşkusuyla, heyecanlarıyla, sevdalarıyla, melankoli
bunalımlarıyla…
Bir
orta yaş dönemi; oturur hayatın mihenk taşları, olgunlaşır akıl ve yaş…
Akabinde
ise yaşlılık çalar kapıyı; bir torun sevinci, en önemlisi de ölüme yaklaştığının
işareti bir dostun daha yitirilişi...
Unutulur
elbet… Yapılan bir iş, gidilen bir yer, geçirilen bir acı… Asla unutmam denilen
anılar dahi, unutulur… Unutulur ölüm de yaşanılanlar gibi...
Unutmalara
hatırlatma koyarcasına; satırlar derlemek gerek, görülen bir ihtiyarı nimet bilerek.
Sonra
o satırlardan hissedar olurcasına; hasbihaller okumak gerek, ihtiyar bakışlardan nasiplenerek…
***
Ölüm
ki; vakit tamama erdiğinde yaş sırasını takip etmez, günlük rutin koşuşturmaları
tamamlamaya müsaade etmez.
Zaman
zaman durup dinlenmek ve dahi düşünmek gerekir. Düşünceleri eyleme dönüştürüp
hazırlıklı olmak gerekir.
Hâsıl-ı kelam birkaç adımda soluklanan, yaşıtlarının
birçoğunun, evlatlarının bir bölümünün ölümüne tanık olan bir ihtiyarın penceresinden
bakmak gerekir ölüme.
Bir
bakışlık süreçtir hayat. Sonrası muhakkak hakikat.
O
tek bakışlık hayata sığdırmak gerek, hakikate alnı ak götürecek sahneler.
Yaşlılıktan
evvel biriktirmek gerek, iki âlemde beratımız olacak sevaplar.
MERVE UYANIK