13 Haziran 2015 Cumartesi

SABIR EY MÜMTEHAN!



Farklı imtihanların mahkûmuyuz her birimiz… Ve vardır her imtihanın sabır gerektiren bir sınaması…
O halde “Sabır Ey Mümtehan!”.

***

İşitilirse şayet, vicdandan gelen bir parça telkin, yetişir insana her imtihanında…
Vicdan ki, eğilir kalbin kulağına… Ve bir suflör edasıyla usul(ün)ca fısıldar:
“Sabır Ey Mümtehan!” nidasını…

***

Bir muştu gönderilir Rahman’ın katından tüm insanlığa
“Sabredenlere mükafatları hesapsız verilecektir.” ayetiyle
Umuda bürünür musibetler karşısında yıkılan insan
“Sabır Ey Mümtehan!” diyerek kalkar ayağa yeniden

***

“Artık bana düşen güzel bir sabırdır!” tevekkül-ü Yakub’la (as)…
Teskin olur insan “Sabır Ey Mümtehan!” lafzıyla…

***

Sükut eder imtihanlar, imtihan-ı Eyyub (as) karşısında…
Teslim olur yürekler, “Sabır Ey Mümtehan!” kelamıyla..

***

Her köşe başında tekrarladığımdan mıdır acep? Yankılanır içimin tenha sokaklarında: "Sabır, Ey Mümtehan!" nidaları…

Bir parça telkin…
Bir nebze teskin…
 “Sabır Ey Mümtehan!”
...
“Sabır Ey Mümtehan!”
...
“Sabır ey imtihana tabi olan insan!”
MERVE UYANIK

6 Mart 2015 Cuma

BİR ADIMLIK BAKIŞ


            Gün ikindiye devrilirken, ömrünün yaşam güneşi batmaya yüz tutmuş iki ihtiyarın, kesişir yolları bir sokak ortasında. Beli büküktür birinin. Bir bastondan yardım talep eder her bir adımı için. Derisi büyük gelmektedir bedenine, ellerindeki kırışıklarla ele verir kendini. Diğerinin durumu biraz daha iyicedir. En azından adımları için ayaklarından gayrısının desteğine ihtiyacı yoktur henüz.
Efendiliğinden taviz vermemiştir ikisi de… Sırtlarında soğuk demeden, sıcak umursamadan çıkarmadıkları tahmin edilen bir ceket… Başlarında eskilerden kalma alışkanlıkları olan kasketleri… Kasketlere rağmen gizlenemeyen ağarmış saçlar, kaşlarla aynı ahenk içindedir… Siyahı nadir, beyazı umuma hâkim.
Ne derece mühimdir, gidilen her yerde tanıdık bir sima görmek… Değerini en çok da yaşın kemale erdiği noktada anlar insan. Ayakta durabilecek gücü kendinde bulduğu müddetçe dışarı çıkmak ister her ihtiyar. Bir dost selamı, bir genç saygısı, bir çocuk sevgisi temennisindedir; yaş ilerledikçe kırılganlaşan bu gönül sahipleri.
İşte… Tanıdık bir sima görmüştü eli bastonlu adam da. Dudaklarından ziyade gözlerinde daha belirgindi tebessümü. Gözlerindeki kıvılcımdan sezilen o ki bir dosttu görülen. Bir gence göre iki adımlık mesafeydi belki araları. Lakin ihtiyar bedenleri bu kadarına müsaade etmiyordu. Durağanlaşan hayatları gibi durulmuştu hareketleri de. Kim bilir birkaç sene öncesinde bir solukta birbirine kavuşan bu iki insan, şimdi her adımda bir soluklanacak halde birbirlerine yaklaşmaktaydılar. Değişen zamana tezat olarak değişmeyen tek şey, gözlerdeki samimiyet hissiydi. Sanki yıllardır görülmemiş bir hatırlı gönle bakar gibiydi -belki de daha dün karşılaşan- bu yorgun gözler.
Günlük koşuşturmaya devam etmekteydi yanlarından geçip gidenler. Kimse kimseyi umursamıyordu. Bir görselerdi bu ihtiyar gözlerde ne duyguların galeyana geldiğini yine de umursamaz bir edayla geçip giderler miydi acaba?
İşte… Yanlarından geçmekte olan bir genç daha. Onun da herkes gibi yetişmesi gereken bir yer vardı mutlaka. Herkesin farklı bir yaşantısı vardı, herkesin dikkat ettiği farklı noktalar mevcuttu. Bu gencin de dikkatini çeken ne sıradaki dükkânın vitrini ne de esnafların müşterileriyle pazarlığıydı. Bir adım atmıştı ki bastonuna sımsıkı sarılmış temkinli bir adım gayretinde olan ihtiyarın gözlerine takılmıştı bakışları. İkinci bir adım daha attı gayr-i ihtiyari… Hayat devam ediyordu… Adımlar da bir biri ardına atılıyordu fark etmeksizin. Saymanın bir manası yoktu artık diğer adımları. Göreceğini o tek adımda görmüş, ibret alması gereken konuşmayı dinlemişti o bir bakışlık mesafede… Anlatılanların birebir kimsenin hayatıyla ilgisi yoktu belki. Üstelik ne anlatan anlattığından haberdardı ne de dinleyen dinlediğinden. Ne ihtiyarın serüvenini öğrenmişti genç ne de ihtiyarlar kendine bakan başka bir çift gözün daha varlığını bilmişti.

***

Kimseler konuşmamıştı hakikatten başka. Yaşam gerçeğinden başka susmuştu her şey gencin nazarında.
O bakışta yaşamdı görülen. Doğum, hayat, ölüm iklimlerine tanık olacak her insanın ortak yaşam serüveni. İhtiyar hayatın son demindeydi. Bir sonraki adımı meçhul değildi, yaşlılık ahvalini tadıp tatmayacağı bile belli olmayan gencinki kadar.
O bakışta ihtiyar için yaşanan, genç içinse yaşanan ve yaşanma ihtimali olan her an gizliydi. Acısıyla, tatlısıyla, hüznüyle, sevinciyle, elemiyle, tebessümüyle… Her şey...
Bir çocukluk evresi; hayatın en tatlı dönemi diyebileceğimiz türden.
Bir gençlik çağı; delikanlılığıyla, coşkusuyla, heyecanlarıyla, sevdalarıyla, melankoli bunalımlarıyla…
Bir orta yaş dönemi; oturur hayatın mihenk taşları, olgunlaşır akıl ve yaş…
Akabinde ise yaşlılık çalar kapıyı; bir torun sevinci, en önemlisi de ölüme yaklaştığının işareti bir dostun daha yitirilişi...
Unutulur elbet… Yapılan bir iş, gidilen bir yer, geçirilen bir acı… Asla unutmam denilen anılar dahi, unutulur… Unutulur ölüm de yaşanılanlar gibi...
Unutmalara hatırlatma koyarcasına; satırlar derlemek gerek, görülen bir ihtiyarı nimet bilerek.
Sonra o satırlardan hissedar olurcasına; hasbihaller okumak gerek, ihtiyar bakışlardan nasiplenerek…

***

Ölüm ki; vakit tamama erdiğinde yaş sırasını takip etmez, günlük rutin koşuşturmaları tamamlamaya müsaade etmez.
Zaman zaman durup dinlenmek ve dahi düşünmek gerekir. Düşünceleri eyleme dönüştürüp hazırlıklı olmak gerekir.
Hâsıl-ı kelam birkaç adımda soluklanan, yaşıtlarının birçoğunun, evlatlarının bir bölümünün ölümüne tanık olan bir ihtiyarın penceresinden bakmak gerekir ölüme.
Bir bakışlık süreçtir hayat. Sonrası muhakkak hakikat.
O tek bakışlık hayata sığdırmak gerek, hakikate alnı ak götürecek sahneler.
Yaşlılıktan evvel biriktirmek gerek, iki âlemde beratımız olacak sevaplar.

MERVE UYANIK

5 Şubat 2015 Perşembe

Ç/ALINAN DUYGULAR



Bu sefer küçük bir çocuktan kısa bir anekdot üstlendi, satırlara merhaba deme vazifesini. Her küçük çocuk gibiydi o da; konuşmayı öğrenirken bilgece sarf edilmiş sözlerle dikkatleri üstünde toplayan. Bu sefer ne söyleyecek diye –özellikle uzaktaki sevdiklerinin- konuşturmaya bayıldığı bir çocuktu…
“Ne yapıyorsun” dedi ablası, evin gözbebeği olan bu en küçük kardeşle konuşurken. Garip bir cevap alacağının bilincindeydi belki ama aldığı cevap yine de şaşırtmıştı. Telefonun ucundaki ses: “Karıncalar işte…” demişti. Ablanın şaşkınlık ve düşüncesi devam ederken toparladı cümlesini küçük çocuk. Artık anlamını düşünmesi gereken tam bir cümleydi duyduğu: “Karıncaları dinliyorum…”
***
Anlam veremediğimiz için çocukça bir kelime deyip geçemeyeceğimiz sözcükler vardır; “karıncaları dinlemek” gibi.
Duyarlılığı yüksek bir çocuktu bu. Öyle ki biz yetişkin insanların çok sık unuttuğu empatiyi o tüm canlılara uygulamaktaydı. Karıncaları izlemek, yaşam mücadelelerine tanık olmak, onların lisan-ı halleriyle konuşmasını saatlerce tahayyül etmek… Daha okul hayatına başlamamış, oyunlarına ara verip canlılara vakit ayıran bu küçük çocuk gibi kimin aklına gelir?
***
Çocuktuk... Kocamandı yüreğimiz, nefes alan her canlıya yer vardı. Sevgimiz sonsuz, bakışlarımız içtendi. Küslüklerimiz kısa sürer, dostluklarımız sağlam temelli olurdu.
En önemlisi de cesurduk empati yapmada.
Büyüdük…
Ç/alınan ilk duygumuz; empati… Aklımızın ucundan geçmesin istiyoruz başkası, cesaretimiz kalmadığından.
Küçüldü yüreğimiz, herkesin tek değerlisi, kendi oldu. Sevgilerimiz menfaate dönüşürken bakışlarımıza yansıdı kıskançlık ve kinlerimiz. Hasetlerimizden uzun sürdü, bitemedi küslüklerimiz. Dostluklarsa güvensizlik üstüne kurulduğundan kısa süreliydi.
***
Tavizin tavizi getirişi gibi ç/alınan her duyguya aralanan kapı, empatinin gitmesine göz yummamızdandı.
Hayatta bir mevki, itibar kazanmak için gösterilen hırs, açgözlülük gibi duygulardı, masum duygularımızı fark ettirmeksizin çalan.
Ç/alınan bir duygu şimdi empati… Artık insan insanın yaşantısına duygudaşlık edemiyor. Kendini karşısındakinin yerine koyup olaylara onun penceresinden bakamıyor. Beraber üzülüp beraber sevinmek mi? Çocuklara has kalmış gibi. Hâsılı kelam; nasıl olduğundan ziyade ne olduğu dahi unutulan empatinin, sadece adı anılır sözlüklerde.
***
En imkansız, en uçarı hayaller en masum yüreklerde inşa edilirmiş…
En saf, en temiz duygular bu en masum yüreklerde filizlenirmiş…
            Yine bu masum yüreklerde görülürmüş en cesur eylemleri gerçekleştirme faaliyeti…
Masumiyetinde hemfikir olunan küçük çocuk…
    Ç/alınan duygularımızın yerine ödünç almak isteriz duygularından. Kendimizi bulduğumuzda geri vermek koşuluyla.
          Ödünç alınan duygularınla nostalji duygularımızın diyarına bir kere olsun ulaşabilsek… Bozulmaya yüz tutmuş pusulalarımız sayende cesareti bulsa… İlk tavizimiz empatinin izlerine ulaşsak…
Karıncaları değilse bile insanları dinlemeyi öğrenebiliriz belki!
            Şimdi ödünç alabilir miyi(m)z duygularından!

MERVE UYANIK