16 Kasım 2022 Çarşamba

KURUYAN YAPRAK MİSALİ



Ahh Kasım... Bir parça sevincin ardından yitirilen nefesle koca bir hüzün ülkesi oldun yüreğimde. 

Yakın zamanda, bir ezgi dolandı dilime:
"Ölüm gibi düşer aciz oluşum aklıma
Hazanların nazlı kızı sonbahar" diye. İlk kez dinlemediğim halde neden bu defa bu kadar takıldım bu sözlere bilemedim bir süre. Ölümün aciz düşürdüğü bu gün anladım ki bir hiss-i kablel vukuymuş, beni günler sonrasına hazırlamak isteyen. 

Geçmişten yana eksildikçe büyüyor hüznü kalbimin. Dünya hayatından giden her insan  götürüyor bir çok şeyi kendiyle beraber. Kalıyor belki geride; el emeği işleri, okuduğu son kitabı, giydiği son pijaması, çıkardığı son çorabı, varsa gözlüğü, telefonu, eşi, çoluğu, çocuğu... Ama yitiyor sıcaklığı, nefesi, gülümsemesi, candan kucaklaması, sarıp sarmalaması... Hatıralar ne kadar hafızalarda kalsa da silikleşiyor zamanla yitip gidenler. Ve biz geçmişten yana bir parça daha eksilmiş oluyoruz. 

Geçmiş ki geleceğimizin temel taşıdır. Bu yüzden eksildikçe sendeletiyor bizi. Eksilen her kişide yeni bir sorumluluk çöküyor belki de omuzlarımıza. Geçmiş biz oluyoruz belki artık zamanla. Geçmişte yanımızda olanlarsa bir başka alemde bekliyorlar bizleri, yeni bir başlangıç için. 

Bir vuslat anı var bunu muştuluyor Allah...
Bir vuslat anı var bununla dayanıyor tüm firaklara Peygamber (sav). 
Bir vuslat anı var bunu söylüyor tüm ehl-i kalb diller.
Bir vuslat anı var buna inanıyor mümin gönüller.
O vuslat ki olmasa nasıl dayanır insan ölümle gelen müfarakatın acısına!
Hüzünlenen kalplerle, yaşaran gözlerle, titreyen seslerle, duaya duran ellerle bu vuslatın tesellisine sığınıyoruz her ölümde. 

Hazandan öğrendik biz, baharda yeşersin diye kurumuş bir yaprağa yürekteki muamma umutları dahi yazmayı. Kuruyan bir yaprak misali ölüm şimdi avucumda. Anılar, konuşmalar, gülüşmeler, mazi gözlerimde bir film şeridi gibi geçmekte. Kalemim, gözyaşım bu sefer. Yeni bir baharda yeşersin diye beklediğim vuslat umudum ahirette.

Burası dünya…
Yitip gidenler...
Arda kalanlar...
Zarif’ce bir edayla "İçimiz hep bir hoşçakal ülkesi"…
Vesselam... 


MERVE UYANIK YENER 

15 Şubat 2022 Salı

OKALİPTUS VE ANNELER



Bir haftadır sadece aynı kolda aynı pozisyonda sükunete ermekte. Başka kişileri, başka pozisyonları hatta diğer kolunu bile reddederek bir kere daha annesinin sol kolundaki yerini alırken ne kadar da benziyor küçük bir koalaya. 

Kafasını omzuna yaslayınca tüm yorgunluklar bitmiş gibi. Kolunu boynuna dolayınca tüm sancılar dinmiş gibi. Eliyle annesinin yanağına dokununca tüm acılar geçmiş gibi. Uyumakta annesinin omzunda bir koala. Yumuşacık yatağından daha azizdir o omuz. Uyudu diyerek koyduğun yatakta açılıverir gözler, yükselir itirazlar. Anne, yavrusunun okaliptusudur adeta.

Okaliptus!

Acıkınca, susayınca, uykusu gelince, korkunca, kaçması gerekince bir koalanın tek ihtiyacı olan şeydir, okaliptus. 

Okaliptus! 

Dallarında koalalarıyla öyle güzeldir ki koalalarla bilinir ve tanınır en çok.

Yaprakları öyle efsunludur ki zehirler içinde nice lezzet gizlidir koalalar için. 

Öyle güçlü, dayanıklı, sağlam dalları vardır ki kendini tehlikelerden emin, huzurlu kollarına bırakır her bir koala. 

Öyle sevgi doludur ki koalalar uyanana kadar böyle kalabilirim der ve kalır da hiç kıpırdamadan.

Koalalar... Öyle sevimli uyuyorlar ki hiç bıkmadan izler bu güzellikleri okaliptus. 

Ve anneler!

Karnı acıkınca, uykusu gelince, gece korkunca... Bir çocuğun ilk emniyet durağıdır anne.

Daha doğar doğmaz, sadece yavruları için Rahman'ın bedenlerinde yarattığı sütle beslerler  evlatlarını.

Çocuğuyla güzeldir anne ve çocuğuyla anlamlıdır her şey. Hayallerini çocuğu süsler. Hep çocuğa göredir planları.  

Sevgileri öylesine samimidir ki uyanık olduğu her saat birlikte olsalar da uyuduklarında  yavrularını seyrederek dinlenir anneler. 

Çocuktan öncesini anımsamazlar pek fazla. "Sahi ne yapıyormuşuz, nasıl geçiyormuş zaman?" derler.

Çocuklar... Öyle masum varlıklar ki hiç bıkmadan şefkatle her ihtiyacına koşar anne. 

Evladını kucağında taşıyan her anne biraz okaliptustur. Peki ya annelerin kolları? Okaliptus kadar dayanıklı mıdır evladını uzun süre taşımaya? 

Sadece koalasını tutup beklemez anneler. Çünkü bizim koalalar hareket ister. Bir yandan koalalık yapıp başını omzuna dayamak ister. Bir yandan da etrafı keşiften eksik kalmamak ister. Gezmek ister. Hareket ister. Hiç durulmasın ister. Hatta mümkünse hiç oturulmasın. 

Dallarında başka koalalar yoktur belki ama sırada bekleyen enva-i çeşit duygular barındıran evlatları vardır annenin. Bir tavşan gibi sıçrayan... Bir serçe gibi uçan... Bir antilop gibi kaçan... Bir çita gibi koşan... Bir sincap gibi karıştıran... Ve hakeza sevgi, ilgi, oyun isteyen evlatları... 

Hem sonra yapması gereken işleri, vazifeleri vardır annenin. En azından yemek, çamaşır, bulaşık, temizlik... Olmazsa olmazıdır yaşamın. 

Tüm bunların peşinde koşturan da kucağında koalasını taşıyan aynı annedir. Ve her anne bir okaliptustan çok daha fazlasıdır aslında. 

Okaliptus kadar sağlam ve dayanıklı olmayabilir annelerin kolları ama küçük koalalarını her daim taşımaya gönüllüdür annelerin yürekleri.

Merve UYANIK YENER



30 Ocak 2022 Pazar

DUYGULAR


Kelimeler...
İki insan arasındaki en sihirli iletişim yolu.

Bir muhabbetin can özü... 
Bir tartışmanın son sözü...

Bir dostluğun bidayeti... 
Bir düşmanlığın nihayeti...

Bir sohbetin bel kemiği... 
Bir kavganın alevi... 

Bir selamın kalbi...
Bir kırgınlığın ifadesi... 

Ne çok şey anlatırız kelimelerle.... Ama bir o kadar da anlaşılmayız her demde.

Anlatırsın belki saatlerce... Neticede anlaşılmazsın tek kelime. Anlatmaya çalıştığın şey duygularındır zira.

Duygular ki; öyle her kalıba sığmaz, şekil almazlar kolayca. Ha deyince anlatılmaz, dur deyince durulmaz, çok ortaya deyince görünmez, saklan deyince gizlenmez. Zaten öyle her önüne gelene de anlatılmaz. Doğmak için bekleyen bebekler gibidir duygular. Anlatılmak için bekler. Bekledikçe de büyür insanın içinde. Büyüdükçe  daha bir sığmaz olur kelimelere. Taşar hece hece gözlerinden, sesinden ve ruhundan. Yine de işte bu diye konulmaz adı kelimelerden. 

Konuşmayı çok seven insanlar olarak...
Kim bilir, kaç gece nice kelimeler tükettik de ruhumuzdaki çırpınışları duyuramadık karşımızdakine...
Kim bilir, kaç kere kesilen ellerimize yara bantları sardık da kanayan gönlümüze bir teselli bulamadık işitilen kelimelerden yana...
Ve nihayet oturup yazmayı denedik. 
Kalem oldu, kelam oldu, binnetice bu yazı hasıl oldu da... Duygular buz dağının görünmeyen kısmı olarak suyun altında kaldı. 

Cahit Zarifoğlu'nun "Herkes buzdağının görünen kısmının şiirini yazar ya ben görünmeyen kısmının şiirini yazmaya çalışıyorum.” ibaresinin zorluğu da bize ayna oldu. 

Merve UYANIK YENER 

21 Ocak 2022 Cuma

BİR HAYALE İNANMAK



Yazmak... Benim için öylesine kolay bir şey değil. Ismarlama yazılar yazamam mesela. Her gün rutin yapılan bir iş gibi de yazamam.

Yazmak için kalem ile kalbin hemhal olması gerek. Yazmak için  duygularımı uyandıran ilhamı hissetmem gerek. Ve ben ilhamlarımın en kıymetlilerini çocuklardan aldım, sonra da yaşlılardan. 

Çocuktan aldığım ilhamla başlıyorum yeni bir yazıya.

***

İşlerimizi bitirip de dışarı çıkacağımızı söylediğimde sevinçle zıpladı yerinden. Bir taraftan koşuyor bir taraftan konuşuyor arada bir de odanın bir köşesinde duran trambolinde zıplamayı ihmal etmiyordu.

Bir süre sonra sandalyenin üstüne çıkıp pencereden dışarıyı izlemeye koyuldu. Gelip geçen insanlar, arabalar, şehri ikiye bölen tren yolu, yürüyüş yolu ya da çocuğun deyimiyle paspaslı yol, ağaçlar; çınar, zeytin, çam ve daha niceleri...  Neden sonra "Anne dışarı çıkınca ağaç kesecem ben!" dedi. Bu düşünce beni şaşırttı belki ama öylesine söylenmiş bir söz olarak düşündüm. Ama çocuk kalbi öyle düşünmemiş olsa gerek ki gidene kadar hangi ağaçları keseceğine, ne ile keseceğine, nerelere gitmek istediğine karar verdi. Anlattı. Anlattı. Anlattı.

Dışarı çıkacağımız sırada çantasını da aldı yanına. Okula gitmek için aldırıp da okulu bırakınca bir köşeye atılan çanta. İçine bir kalem, küçük bir defter ve bir de oyuncak çekicini koymuş. Çekiç balta olacakmış ve ağacı onunla kesecekmiş. Çocukluk diyorum ve gülümseyerek çıkıyoruz yola.

Temiz hava almak maksatlı parklara doğru kısa bir yürüyüş yapmak isteyen ben. Karşımda ise parka oyun için gitmediğini söyleyen gördüğü her ağaca ciddi ciddi elindeki oyuncakla kesebilecek dalı var mı diye bakan bir çocuk. Anlamıyorum belki hayalini ama adımlarımı yavaşlatıyorum sadece, ona uyum sağlamak için. Hayallerine gülümsüyorum ama "Elindeki oyuncak çekiçle de ağaç kesilir mi, bırak da kaydıraktan kay!" demiyorum. Sadece bir kere "Nasıl yapacaksın onunla?" diyorum. O da inandığı hayali anlatıyor yeniden onun balta işlevi göreceğinden emin. 

O ağaç olmaz bu ağaç olmaz derken bir parka giriyoruz. Daha öncesinde de sık sık ziyaret ettiğimiz parkta her gelişimizde bazı eksiklikler bulmaya alışmışız. Bir gün bir ağacı kesilmiş buluyoruz. Başka bir gün oturup bir şeyler yediğimiz masasını kaldırılmış görüyoruz. Bugünse... "Aaa bak, ağaç sanki rüku yapar gibi!" şaşırdığımız, tevekkül ettiğimiz ağacı bulamadık. Başka ne var ne yok biye bakınırken yeni kesilmiş ama henüz götürülmemiş yerde öylece duran bir ağaç görüyoruz. 



Çocuğumun saatlerdir hayalini kurduğu ağaç...

İşte tam karşımızda hâzır ve nâzır bekliyordu bizi.

Bir oyuncak çekicin küçük odun parçaları elde edebileceğini ben o an öğrendim. Kardeşinin bebek arabasının altı çekiciyle küçültmeye çabaladığı dal parçaları ile doldu. Salıncak, kaydırak bir köşede bekleye dursun. Anne ile kardeşi de beklerken o azimle topladı dalları. Havanın ayazı ellerimizi iyiden iyiye hissettirmemeye başlarken eve dönüş yoluna ikna oldu. Eve dönerken bir yandan da soruyorum "Bu odunlarla ne yapacaksın? Sobamız da yok ki yakalım!" ama çocuk ciddi ciddi yakmayı hayal ediyor. Bana olur dedirmeye çalışıyor "Soba yaparız... Şömine yaparız..." Aklına koyduğunu denersin çocuk, bilirim ama evde de odun yakma hayaline de razı olamam ya. Yine de eve kadar taşıyoruz odunları. Belki yapacak bir etkinlik buluruz diyorum kendi kendime. Olmadı eve girmeden bırakırız bir köşede diye son noktayı koyuyorum zihnimde.

O kadar istek ve arzu ile uğraştığından mıdır yoksa bir olayın önce hayal sonra gerçek oluşuna tanık olduğumdan mıdır bilinmez eve getirip bir poşete koyuyoruz odun dediği dal parçalarını.

Poşet elinde geziyor bir süre. Odunları yakma hayali içinde. Poşeti dahi bırakmaya ikna edemiyoruz. hiç değilse oynamak istiyor. Boyundan büyük laflar söyler ya hani çocuklar hep. Öyle yapıyor yine. "O kadar uğraşmışım, yardım eder misin dahi dememişim, bunları bırakmam!". Canım çocuk. Nasıl bir hayalin içindesin şaşıyoruz. Gerçekleri fark ettirmek için evde yakılamayacağını kardeşi varken de oynayamayacağını anlatıyoruz. Dinliyor mu bilmem ama neden sonra babasının teklifine ikna oluyor. Eminim şimdi hafta sonu babaannesinin bahçesinde odunları yakma hayali eşlik ediyordur düşlerine...

Ve şimdi sıra bende.. 

Hayatta herkes bir bekleyiş içerisinde. Kimi mutlu olmayı bekler. Kimi zengin olmayı bekler. Kimi istediği okulu kazanmayı bekler. Kimi başarılı bir iş kurmayı bekler. Evlenip yuva kurmayı bekler. 

Bekleriz, bir gün hayallerimizin gerçekleşmesini bekleriz. 

Bilinen bir hikayedir; Bir gün köylüler yağmur duasına çıkmaya karar vermişler de duaya, içlerinden sadece bir çocuk şemsiye ile gelmiştir. Sadece o çocuk dönüşte yağmur yağacağına ve ıslanacağına inanmıştır.

Hayallerimize çocuklar kadar inanmadığımızdan mıdır, bekleyişlerimiz uzun kavuşmalarımızsa az.

Çocukların hayallerinden olsun içimizde. Ama en çok da o hayalin gerçek olma ihtimaline, bir çocuk gibi inanmak olsun. Çünkü biz büyükler inanmadığımız bir hayal için bir çocuk kadar gayret göstermekten aciziz.

Hayalleriniz çocuksu...

Hayallerinize olan inancınız ondan daha çocuksu olsun.

İçinizdeki çocuğa selam olsun...


Merve UYANIK YENER