5 Aralık 2014 Cuma

DOSTLUK ÜZERİNE

İyi günde mi yanında olmalı dost dediğin yoksa kötü günde mi?

Mutluyken mi hakiki dosta ihtiyaç duyar insan yoksa  ağlarken mi?

Sevincini mi dostla paylaşmayı ister herkes yoksa hüznünü mü?
***
Zaman değişmiş aziz Dost’um..!
Kadim olmak zorlaşmış…
Herkes olabiliyormuş artık kötü gün dostu da, iyi gün dostu olmak maharet ister hale gelmiş…
Oysa eskiden, kötü günde bulunamayan dostlardan yakınırdı kırgın yürekler…
Yalnız ağladığı günlere hayıflanırdı gözler…
Hıçkırıkları sarılmasıyla dindirecek bir kucak, akan yaşları kurutan bir mendil uzatacak el bulamadığına üzülürdü insan…
***
Zaman değişmiş aziz Dost’um..!
İnsan insanın mutluluğuna sevinemez olmuş. Belki hasetti buna sebep belki kıskançlık belki de… belki de akla gelen her şeydi…
Paylaşılamamış küçük bir mutluluk, çoğalır da ikimizi de kuşatır, mutlu eder endişesiyle!
Paylaşılamamış küçük sevinçler, büyük mutlulukları getirir tasasıyla!
***
Zaman değişmiş aziz Dost’um..!
Paylaştıkça çoğalan mutluluklar gerilerde kalmış…

Peki Ey DOST; biz neresindeyiz bu zamanın?

MERVE UYANIK

1 Kasım 2014 Cumartesi

DUBLÖR ARANIYOR?!



         Gün batımının kızılı karanlığa hazırlık mahiyetinde griye bürünmüştü. Caddeler hızlı adımlarla bir yerlere yetişmeye çalışan insan kalabalıklarına sahne olmuştu. Dükkânlar bu sahnedeki geçip gidenlerin ne düşündüklerini yüzlerinden anlamaya çalışarak adeta sessiz sinema oynuyordu.
Kuş bakışı mesafeden kalabalıklar arasında kendimi buluyorum. Dar bir sokağa açılan bir yola sapıyorum. Hayret! Az önceki kalabalığın aksine ne kadar da sessiz. İn cin top oynuyor tabirine uygun bu sessizlikte kurallara aykırı davranmaya cesaret edemiyorum. Adım atmaktan dahi utanırcasına parmak uçlarına dokunarak yavaşlıyorum. Ortama ayak uydurmaya çalışıyorum bir nevi. Fakat o da ne? Kurallara uymanın zorunlu olduğu disiplinli bir yerde, kurallara uymaya özen gösterdikçe elin ayağına dolaşır kural dışına çıkarsın ya, işte yaptığım buydu. Yolum üstündeki tabureyi fark edememiş, ona çarpmıştım. Taburenin yere düşmesiyle tok bir ses yankılandı boş sokakta.
Büyü bozulmuştu. Sessizliğe alışkın sokak sakinleri pencere ve kapılarını ardı ardına açmaya başlamışlardı hiç de misafirperver olmayan bir edayla. Hışım vardı her birinin yanında. Huzurlarını kaçırmıştım istemeyerek de olsa. Şaşkınlıkla her açılan yöne bakarken bir el hissediyorum omuzumda. Korku ve biraz da endişeyle geriye dönüyorum elin sahibini görecek şekilde. Aklımda ne dövülmek korkusu ne azarlanmak... Sadece gözlerdeki öfke yetiyor koşup kaçmam için.
Koşuyorum kalan sessizliği de yara yara. Ardımda neden sormak isteyen bir grup insan… Kaçıyorum. Yoruluyorum ama koşmaktan değil, kulağıma gelen sorulara zihnimde cevap bulamamaktan. Koşmakta buluyorum tek çareyi.
Kaçıyorum var gücümle. Sakarlığım üstümde bugün çarpıyorum bir kez daha. Fakat bu seferki farklı. Çakılıp kalıyorum olduğum yere. Ayna mı bu çarptığım diyorum. Fakat o hızla çarpınca kırılmasa dahi çatlaması gerekmez miydi bu aynanın? Elimi uzatıyorum dokunmak için. Aynı şaşkınlıkla karşımdaki de uzatıyor elini. Karşımda bir insanın varlığını hissediyorum. Bu kadar benzerlik olabilir miydi? Şaşırıyorum. Gülüyorum karşımdaki ben’e. Neden sonra “Dublörüm olur musun?” diyorum ağzımdan çıkanlara kendim de şaşırarak. “Yerime geçip ben olur musun, bir müddet de olsa!” diyorum. “Neden?” diyor karşımdaki “Ne yapacağım sen olunca!”. Cevaplamalı mıydım bu suali? “Çok basit, sadece var gücünle koşacak ve herkesten, her şeyden kaçacaksın!” mı demeliydim?
Nefes nefese oluşumu fark ediyor dublörlük teklif ettiğim yabancı. “Kimden kaçıyorsun?” diyor. İçim ısınıyor bu yabancıya –belki bana benzediği için belki de o anda konuşabileceğim tek kişi olduğu için- cevap veriyorum: “Kendimden; hatalarımdan; hayattan; her şeyden…” Gülüyor. “Peki, benimle yer değiştirdiğinde bitecek mi bu kaçış?” diyor. Cevap vermeme fırsat tanımadan ikinci bir soru soruyor “Benim kaçtıklarımdan kaçmak için koşacak gücün, sorunlarımla yüzleşecek cesaretin var mı?”
Susuyorum… Suskunluğumu peşim sıra gelen kalabalığın gürültüsü bölüyor. Arkama bakıyorum emin olmak için, döndüğümde karşımdaki beni bulamıyorum. Sorusunun cevabını dahi almaya gerek görmemiş gitmişti. Kafamı allak bullak edip de gitmişti. Ne yapacağımı bilemez halde dönüp arkamdaki kalabalığa baktım yeniden. Ne kadar tanıdıktı simalar şimdi. Ne kadar bilindikti soru(n)lar…
Yorulmuştum. Kendimde cesaret bulamadım, her biriyle teker teker yüzleşmek için. Gitmeliydim. Ama nereye? Her tarafımı sarmışlardı. Gözlerimi kapatmış plan yapmaktaydım. Nihayet son bir gayretle omuzumu tutan elden kurtulmaya çalışırken…
Göz kapaklarımı aralamak hiç bu kadar zor olmamıştı. Koşarken yorulduğumdan daha fazla bir çaba gerekmişti. Doğrusu değmişti bu çabaya. Gözlerimi açmamla kâbus nihayete ermişti. Ama dublör adayımın sözleri aklıma takılmıştı.
Düşünmek için kapattım bu sefer gözlerimi. Seçkin bir kişi değildim. Bir demokrat, bir oyuncu hiç değildim. Kim bilir, belki de –aynı şehirde olanlar için- caddede karşılaştıkları binlerce insandan biriydim. Bunca sıradanlığa rağmen, zaman zaman bir dublör arayışına kapılıyordum. Ağır geliyordu nefes almak ruhuma. Soru işaretlerine yetecek cevapları bulamıyor ne yapacağımı kestiremiyordum.
Az önceki kalabalıkta var mıydı bunlar bilemedim ama içinde sevgi dolu olan bakışlar, şefkat yüklü tebessümler çarptı gözüme. Dublör arayışım bundandı belki de! Gitmek dert değildi de geride kalan bir iki nazlı yüreğin üzülmemesi için yerime birini bulsam diyordum. Ancak o soru! “Benim kaçtıklarımdan kaçmak için koşacak gücün, sorunlarımla yüzleşecek cesaretin var mı?” İşte bunu hiç düşünmemiştim. Faili ben olan sorunları çözmede bile bu kadar başarılı olamazken faili dublör olan bir eylemde ne kadar başarılı olabilirdim?
Herkesin derdi kendine göre büyüktü. Herkesin kaçtığı ya da yüzleşmek zorunda olduğu sorunları vardı. Kimse kimsenin yerini dolduramadığı gibi kimse -hakiki manada- kimsenin yerine de geçemiyordu. İnsansa sadece kendi sorunlarını -özellikle sevdikleri yanındaysa- çözebilecek güce, isteğe sahip olabiliyordu.

MERVE UYANIK

17 Ekim 2014 Cuma

İKİ HECE - İKİ KELİME



İnsanda derin izler bırakan kelimeler… İki hecedir bir çoğu…
“Fazla söze hacet yok” dercesine, az sözle çok şey anlatmaya çalışan edebiyata örnek olurcasına… Sadece iki hece…
“HAYAT-ÖMÜR-ÖLÜM” dendi ilk olarak…
Hayat’la başlayan ömrün, Ölüm’le son bulacağını hatırlatan iki heceli sözcükler… İkisi arasındaki Kader’e vurgu yaparak insana iki heceden ibaret bir ömrünün olacağını anlatmaktaydı adeta.
“Ömür”, iki hece… Barındırır içinde nice iki heceyi…

Öyle heceler ki bir araya geldiklerinde; biri diğerini hatırlatan, birinin varlığı diğerinden ayrı düşünülemeyen, biri diğerinin habercisi olan kelimeleri oluştururlar.
Bazısı zıttır bu kelimelerin ve bir arada olması düşünülemez zıtlıkların… Sadece tesellicisidir böylesi kelimeler birbirinin. “ELEM-LEZZET” misali…
“SEVDA-HASRET” ise olmazsa olmazıdır birbirinin… En güzel örneği de “MECNUN-LEYLA” iki heceden ibaret iki insandır…

Bazı kelimeler de ne zıttırlar birbirlerine ne de birbirleriyle aynı anlama sahiptirler. Onlardan biri diğerinin habercisidir sadece: “VEDA-VEFA” gibi. Her veda değildir vefanın habercisi olarak kastedilen. Çareyi veda’dan başka yolda bulamayanlaradır vefa’dan haber…
Gid(il)enin sadakatidir veda. Vuslat’ın hayalidir, vefa…

Öyle kelimeler de vardır ki, güzel olan düşünüldüğünde acı olanı yudumlamaya zor da olsa razı olunur. “ÖZLEM-VUSLAT” timsali…
Vuslat ki, hayaliyle özlem’in acısına katlanmayı, sabrıyla vefa’nın sırrına ulaşmayı öğretir insana…
MERVE UYANIK

1 Eylül 2014 Pazartesi

HAZANDAN SÖYLE BANA


Öğrendik ki insana kendini en iyi; halden anlar, kıymet bilir, hatırı sayılır diller anlatırmış. Bu diller söylermiş, insanın kendi kendini ifadeden aciz olduğu sözleri… Yine bu dillermiş, kuran en nadide cümleleri…
İşte böyle bir dile sahipti, kurulacak olan cümlenin kelimelerini bir demet çiçek toplar gibi özenle bir araya getiren…
"Hazanın nazlı kızı" demişti...
Ey kalb, hayata başlangıcımızın hazan olmasından mıydı hüzne bu derece aşinalığımız?!
Hüzün o kadar mı yakışıyor yüzümüze ki mutluluk utanıyor kapımızı çalmaktan?!... Nadir geliyor nazlı yüreklere…
Mutluluk hiç bu kadar düşünceli, hiç bu kadar utangaç olmamıştı belki de... Al aldı yanakları heyecandan. Tabir yerindeyse kalbi de fırlayacak gibiydi yerinden… Öyle ya, hazana götürülebilecek mutluluk haberi ne olabilirdi ki, ardından gelen kıştan başka?!  İbrahim Tenekeci ne de güzel söylemişti aslında: “Herkese yeter bahardan arta kalan, razı olursak kışa” diyerek…
Zaten alışkın değil miydi bu yürek(ler)… Dalından koparak aheste aheste süzülen, sonrasında usulca toprağı öpen, sararmış, kuru yapraklara - kısa zamanda yok olacağını bile bile - büyük umutları yazmaya...
Karar verdi mutluluk… Hazandan olmalıydı bu haber, “hazanın nazlı kızı”na…
Hazanın sadece ayrılık olmadığını göstermeliydi.  Yere düşen yaprağın toprağa özleminden bahsetmeliydi… Kuruyup eciş bücüş olduğunda, kendisine değer verip de umutlarını üstüne yazan yüreklerin sevgisine hasretinden söz etmeliydi ona… Yeni bir baharı müjdelemeliydi kulağına fısıldadığı şarkısında… Hasılı vuslat kokan kelimelerden seçmeliydi haberi… Kıştan sonraki yeniden dirilişi muştulamalıydı. Hüzünlerin ardındaki mutluluğu göstermeliydi ona… “Baharın yakın” demeliydi…
***
Söyle bana azizim. 
Hazandan söyle bana. 
Bir yağmur eşliğinde...
Hüzün ve mutluluğa dair ne varsa...
Hazandan söyle bana.
Ne de olsa, hüzünle mutluluk müşterektir bizim soframızda...
Hazandan söyle “hazanın nazlı kızı”na…
Ne de olsa, hazandan öğrendik biz, baharda yeşersin diye kurumuş bir yaprağa yürekteki muamma umutları dahi yazmayı.
Söyle azizim…
Hazandan söyle “hazanın nazlı kalemi”ne…


MERVE UYANIK

11 Ağustos 2014 Pazartesi

BİR HAYALİ YAŞAMAK


        Sahi sen hiç hayalini yaşadığını hayal ettin mi düşlerinde?
Zihninde tasarladın mı hikâyesini hayalin?
Rüyalarında hayalinin hikâyesini yaşarken görmeye başladın mı kendini?
En önemlisi inandın mı bir hayalin gerçek olabilme ihtimaline?
***
Hayal deyip de geçmemek gerek, azizim.
Gerçeğe umut olması gereken hayal, gerçekle kıyaslandığından beri yitirdi anlamını. Gerçekler dünyasına müptela oldukça insan unuttu hayalin ehemmiyetini. Hayal sonsuz… Hayal uçsuz… Hayal, gerçekleşmesi imkansız olandı.
Gerçeğin sınırlı nazarına hapsedilmekteydi hayalin cömertliği. Oysa senaryosunu geniş ve esnek tutup zuhurata tabi olurcasına her duruma uygun geliştirebilen bir hikâyeydi, hayal. Evet, hayalin sınırı yoktu. Ama gerçekleşmesi özlenen, hasretle beklenene sınır konulur muydu?
Hayal ile gerçek arasında uzlaşmanın olması için; gerçeği hayalin dünyasına değil, hayali gerçeğin dünyasına uyarlamalı insan. Hayalin bire bir gerçekleşmesini beklemek yerine gerçekleşen duruma uygun geliştirmeli mevcut hayali. Ayrıntılara takılıp kalmak yerine yeni mekanlar, yeni yöntemler… deneyerek “Hayaldi, gerçek oldu” demenin hazzına varmalı. Hayalden vazgeçmek yerine ana temaya sadık kalarak bu hikâyeyi gerçekleştirmektir insana mutluluk veren.
***
Hayaller nasıl gerçek olabilirmiş, bildin mi azizim?
Bir hayali yaşamaktı bizim vuslatımız.
Hikâyesindeki esnekliklerine, halisane temennilerine binaen teması gerçekleşen bir hayaldir, Kadim Dost.

MERVE UYANIK